Bugün bayram. Şeker Bayramı. Hayır hayır, Ramazan Bayramı. Bir daha “Şeker Bayramı” dersem halam dilime acı biber sürecekti. O yüzden artık hatırlıyordum. Heyecandan uyuyamadım. Dün Serpil bana dedi ki, “İstersen sen de bizle şeker toplamaya gel yarın. Tayfun’a söylerim ben.” Tayfun, onlardan dört yaş küçük olduğum için beni yanlarında bugüne kadar hiç götürmemişti. Benimle fazla uzaklaşamayacaklarını biliyordu. Serpil dediğini yaptı yapmasına da Tayfun, hiçbir zaman temiz görmediğim, kurşun kaleme batmış gibi kara elleriyle sarı saçlarını sert sert kaşıyıp benim asla ağzıma alamayacağım bir küfür ediverdi kıza. Sonra biraz daha hafifletti: ”Salak, onu götüremeyiz. Onun annesi üst mahalleye yollamıyor. Hem bu sefer ta bir milyoncunun oradaki binalara gideceğiz.”
Benim için imkânsız bir mesafeydi bu. Antarktika, Sahra Çölü, Amazon ormanları gibi bir şeydi. Suzan ikna ederdi inşallah. Elimdeki hasır çantayı kamikaze gibi 360 derece sallıyordum.
”Sensin salak. Daha küçük, boyu da kısa. Daha çok şeker verirler, hatta para bile verirler belki,” dedi. O an Tayfun’un yüzü aydınlandı. Serpil haklıydı. Grubun içinde fazla tıfıl biri varsa o, para demekti. Artık bana yürüyen bir kumbaraymışım gibi bakıyordu.
Önce bizim mahalledeki evleri gezdik. Buralardan ne çıkacağını az çok bilirdim. Para veren olmazdı. Kişi başı birden fazla çikolata da alamazdık. Hatta çikolata olsa yine iyi, tadının samana benzediği susamlı dikdörtgen şekerlere kaldığımız olurdu. Nefret ediyordum bu mahalleden. Bir an önce keşfedilmemiş topraklara geçmek istiyordum.
Üst üste bastığımız zillerin ardından, “BAAAAYRAMINIZ KUT-” diye bağırdık.
“Kutlu” değil, mübarek. En azından burada mübarek olması gerekiyordu. Tayfun’un dirseğiyle düzelttim: ”…MÜBAREK OLSUN!”
Kapıyı açan kadın, elinde elmas oymalı cam kaseyle dikiliyordu. Beklenen misafirlerdik.
”Alın bakalım istediğinizi,” deyip kaseyi uzatınca, Tayfun tek bir tane kalmış fındıklı çikolatayı jetonlu oyuncak yakalama makinesi gibi kaptı. Serpil yuvarlak sütlü olanları severdi, ondan aldı yine. Diğer çocuklar kasenin içine bakarken mecburmuşlar gibi içi dolgulu olanlardan aldılar.
Ben en sona kaldım. En boktan şekerler de bana kaldı. Elimi daldırıp rastgele çektim bir tane. Kadın kıkırdayıp ”Al al…” dedi, kaseyi biraz daha uzatarak. Bir tane daha aldım.
Annem yalnızca komşuları gezeceğimi sanıyordu. Kandırdım. Ama geçen zamanı fark ettirmemeyi nasıl başaracağımı hiç düşünmemiştim. O zil senin bu zil benim çaldık. Gruba dahil oluşum mali olarak gerçekten fark yarattı. Daha önce hiç kâğıt para toplayamadıklarını söylediler. Tayfun beni kolunun altına sıkıştırıp ayağını süre süre yürüdü. Yokuşu çıkmaya başladık; ülke sınırı olarak gördüğüm kırtasiyeyi geçtik. Buradan sonra karşıma her şey çıkabilirdi. Buradan sonrası başka bir alemdi.
Bir milyoncunun olduğu caddeye geldiğimizde nefesim göğsümü delecek gibi oldu. Korkuyla karışık bir sürü manyak şey hissettim.
Serpil ve oğlanlar torbalarındaki şekerleri sayıyorlardı. Beğenmediklerini birbirlerininkiyle değiştiriyor, hasılatı olabildiğince çeşitli hale getiriyorlardı. Tayfun’un umurunda olan şeker değildi; zaten yolda poşetin yarısını yemişti.
”Şuraya gireceğiz şimdi,” dedi parmağıyla karşı yoldaki binayı işaret edip. Her adımda annemin çıkaracağı hır kulaklarıma daha çok çarpıyordu. Neyseydi ama, bir daha ne zaman yapabilirdim bunu…
Tayfun’un bahsettiği binaya girdik. Rüya gibiydi; her dairenin kasesinde hepimize yetecek kadar fındıklı çikolata vardı. Hatta bir adam sadece çikolata dolu bir kase uzatıp istediğimiz kadar alabileceğimizi söyledi. Torbamda yer kalmadığından şekerden saymadığım susamlıları yedim. Fındıklıları evde yiyecektim.
Kırtasiyenin olduğu caddeden bile uzaklaştık. Bu yolun sonunda anayol vardı. Halamlara giderken araba bu yola girerdi, sonra herkesin aylık alışverişini yaptığı en büyük market görünürdü.
Tayfun, bozuk süt içmiş gibi sararan yüzümü her gördüğünde biraz daha dayanayım diye, ”Bu son,” derdi, ”şuraya da girip mahalleye döneceğiz.”
”İyi bayramlaaaar!” dedik yine. Artık bu dilek ağzımdan tamamen mecburiyetten çıkıyordu. Tayfun’un silahları kafamdaydı sanki.
”İyi bayramlar evladım. Siz burada mı oturuyorsunuz, hiç görmedik sizi daha önce… Durun bakayım… Hıh, alın bakayım…”
Oha dedim içimden. İlk defa yirmilik verdi biri.
Mahalleye dönerken hava çoktan kararmıştı. Göç ediyormuş gibi yavaş yavaş yürüdük. Dönerken daha cesurdum nedense, etrafı daha çok inceledim. Şekerleri üç kere saydım, hepsinde aynı sonuca ulaştım: 85 taneydi. Kırtasiyeyi geçtik, yokuştan inmeye başladık. Bizim binanın avlusu, aylardır karayı görmeyi bekleyen korsanlar gibi “Oh be!” çektirecekti tam. Ama sonra gördüğüm şeyle beynimden vurulmuşa döndüm. Yalnız ben değil, Serpil hatta Tayfun bile korkulu gözlerle bakıyordu aşağı. Binanın önünde bir polis arabası vardı ve kırmızı-mavi ışıkları her yeri suç mahalli gibi aydınlatıyordu.
Bu görüntüyü bu kadar yakından hiç görmemiştim daha önce. Bizim bina da artık polislerin uğradığı bir yer oldu demek. Ama niye?
Yolda volta atan polis memurlarını ve tavanı yüksek arabalarını görür görmez yokuş aşağı koşmaya başladık. Annem, Serpil’in annesi, Tayfun’un babası, Muhsin’in hem annesi hem babası… Herkes avluda cirit atıyordu. Yaklaştıkça bu kara parçası hiç varmak istemediğim bir yer oldu.
Koşarken şekerlerin yarısı yerlere saçıldı. Aşağı vardığımızda herkes bize dönünce, neden burada olduklarını tahmin etmek daha kolay oldu. Hepimizin ailesi üzerimize atılıp iki tokatla sarstılar bizi.
Annem omuzlarımdan sıkarak öyle şiddetli sarsıyordu ki, yolda planladığım kaç para topladığımı gururla söyleme fikrim beynimden sonsuza dek silindi. ”Neredesiniz siz!” diye hırladı suratıma. Sonra babam yanımıza gelip kollarımı annemden azat etti. Babam nereden geliyordu? Herhalde beni aramaktan.
Muhsin’in babası oğlanın kulağını olta iğnesinden balık çıkarıyormuş gibi özenle çekiyordu. O kesik kesik inlerken, Serpil’e ve diğerlerine bile bakamadan eve sokuldum.
Varmış olmak korkumu dindirmeye yetmemişti. Babam aşağıda polislerle konuşurken annemden gelecek herhangi bir şeye daha fazla katlanamayacağım için kendimi odama kilitledim. Şeker Bayramı böyle bitti işte. Evet, Şeker Bayramı’ydı bugün; zaten yeterince sıçılmıştı ağzıma. Fındıklıları çıkarıp bir oturuşta yedim.

Bir yanıt yazın